Beynimiz radyo mu?

Yıllardır farklı kaynaklardan kişisel gelişim, mistik öğretiler ve bilimsel makaleler okuyup araştıran biriyim. Hiçbir kaynağa önyargıyla yaklaşmadım. Gelişmek için açık fikirli ve bilgiye aç olmak gerektiğine inanıyorum.

Son okuduğum kitap Dan Brown’un Sırların Sırrı kitabı oldu. Okuması kolay, keyifli ve akıcı bir kitap. Bana yeni bir şey öğretmedi; yıllardır bildiğim ve üzerine çok düşündüğüm konuları anlatıyor olması ve bazı bilimsel kanıtlarla da desteklemesi, Dan Brown gibi değerli bir yazarla aynı düşünceleri paylaştığımı görmek beni memnun etti. Düşüncelerimin zihnimde kaybolup gitmesini istemediğim için yazmaya karar verdim.

Bazılarınız için sıra dışı ya da anlaması zor olabilir. Belki karşı çıkacaksınız ya da benim farklı bir pencereden bakmanızı sağlayacak yeni bir pencere açacağım. Belki de siz yeni bir bakış açısı kazanacaksınız.



Bundan 100 sene önce birine etrafımızda bir sürü cep telefonu, radyo ve televizyon sinyalinin havada birbirine karışmadan gezdiğini anlatmak imkânsızdı. Görmüyor olmamız, olmadığı anlamına gelmiyor. Ama günümüzde bir el radyosunu açıp hangi kanala ayarlarsak onu dinliyoruz. Artık şaşırılacak bir teknoloji değil. Hatta birçok kişiye göre ilkel bir teknoloji.

Peki bilincimiz aslında bu dünyada hiç var olmadıysa ve beynimiz sadece pilli bir radyodan farksızsa? Dışarıdan gelen frekanslara göre bu dünyada hiç var olmayan sahte bir hayat yaşadığımızı sanıyorsak?

Daha da ilginç olanı, radyo olduğumuzdan habersiz yaşıyorsak? Bize verilmiş tek bir yayına hapsolmuş ama dinleyebileceğimiz birçok yayın varsa? Hani bazen bazı kişiler için “ilham aldı”, hatta “vahiy aldı” ya da “cinlere karıştı” diyoruz ya… Belki de radyosundaki bir bozukluk başka bir frekansı çekiyor, yayınlar karışıyordur.

Peki biz bilerek ve isteyerek başka frekanslara geçebilir miyiz? Sadece bize özel bir yayınımız var. Öyle bir şifrelenmişiz ki, şifremizi kırmak pek mümkün değil. Benliğimiz ve egolarımız, inançlarımız ve ölüm korkusu gibi ön korumalar var. Fakat bu şifreleri devre dışı bırakarak birçok kanalı dinlemek mümkün. İnanç sistemlerinde bahsedilen ermişlerin, evliyaların ve peygamberlerin yaptığı aslında tam olarak bu. Bazı sanatçıların ya da bilim insanlarının farkında olmadan “ilham geldi” demeleri de benzer ama onlar sürekli başka frekansları dinlemiyor. Ara sıra radyolarına başka yayınlar karışıyor. Çok nadiren de, radyolarının farkında olmadan, derin odaklanma hâlinde başka kanallara geçebiliyorlar. Bunu da genellikle geceleri ya da işlerine kendilerini tamamen verdiklerinde yapıyorlar. Sanki zincirlerini kırıp bir şeyleri serbest bırakmış gibi. Zaten her an her frekansı da dinleyemezsiniz. Nasıl ki kalabalık bir ortamda bir çok kişi konuşurken siz karşınızdakini duyarsınız, yada radyonuzu sadece bir ayarladığınız kanal çalar, beynimizde sadece tek bir yayını dinleyebilir. Zaten aynı anda birden fazla kanalı dinlemeye çalıştığınızda ortaya sadece bozuk bir gürültü çıkar.

Gelecekte öyle bir keşif yapılacak ki, dünyadaki birçok insan tüm kanalları dinleyebilecek. Tüm perdeler kalkacak. Kimileri buna aydınlık çağ diyecek, kimileri başka şeyler, bazıları da tarihte hep olduğu gibi bunu reddedecek.

Dini otoriteler, sermaye sahipleri ve bazı devletler mevcut düzenlerinin bozulmaması için bunu gizlemek ve hatta yok etmek isteyecektir.

Dan Brown’un kitabında bahsettiği konu, böyle bir teknolojinin hikâyeleştirilmiş hâli gibi. Böyle bir keşfin yapılması için belki daha vakit var. Peki bizim bunu bekleyecek kadar ömrümüz var mı?

İnsan var olduğu günden beri hep kendinden daha yüce bir güce ihtiyaç duydu. Bazıları bu gücü bizzat fiziksel olarak kendinde, bazıları parada, bazıları dinde, bazıları iktidarda, bazıları yaptığı işte aradı. Güçlü olmak en temel hayatta kalma içgüdüsü. Çünkü varlığını ve neslini devam ettirmesi gerekiyor. Oysa doğadaki birçok şeyin karşısında da savunmasız ve zayıf. İşte bunun farkında olduğu için sürekli daha da güçlü olmayı arzuluyor. Ama burada dikkatinizi çekmek istediğim asıl konu, bu güç isteğinin insanın kendisiyle çelişmesi. Hem kendini evrenin merkezinde, en güçlü görmek istemesi hem de kendi zayıflıklarının farkında olması. Bu ikilem ve bitmek bilmeyen güç arzusu, bilinçaltında korkulara dönüşüyor. Çünkü bir gün daha güçlüsü olacak ve kendi varlığını tehdit edecek. Bir süre sonra doğaya ve diğer canlılara baktığında kendinden daha güçlü bir şey göremeyince, görünmeyen şeylerden korkmaya başladı. Bu yüzden de tanrıları ve ilahları yarattı. İnançların tarihsel evrimine baktığımızda da bunu doğrulayan bir tablo ile karşılaşıyoruz. Önce gücünün yetmediği doğa olayları vardı. Fakat anlamaya ve kontrol etmeye başlayınca korkuları azaldı. Korkmadığı bir şeyi ilahlaştıramadı. Sayıları giderek azaldı. Hala birden çok tanrıya inanan da var, tek bir yaratıcı olduğuna yada hiç tanrı olmadığına inanlar da var. Konumuz bu değil. Dünyada başka hiçbir canlının bilmediği, korkmadığı ve aciz kaldığında yardım beklemediği bir şey yaratmış oldu. Çünkü diğer tüm canlılardan farklıydı: düşünüyor ve hayal kurabiliyordu.

İnsanı diğer canlılardan ayıran en temel farkın akıllı olması olduğu söylenirdi. Bugün artık makineler bile akıllı. Bilim insanları birçok canlı türünün akıllı olduğunu ispat edeli çok zaman geçti. Ahlak da insanı ayıran şey değil; sonradan öğrenilen ve kültürden kültüre, coğrafyaya göre değişen bir kavram. O halde bizi diğer canlılardan farklı kılan ne? Bilinç mi bizi diğer canlılardan farklı kılıyor? Bilinç olmadan canlılık olmaz. Bizi farklı kılan bilinç ama sadece bilinç değil. Bizi asıl farklı kılan şey, geçmiş, gelecek ve şu an arasında karmaşık bağlantılar kurabiliyor olmamız ve bunun farkında olmamız. Bir diğer önemli fark da bilgiyi kaydedip aktarabiliyor olmamız. Sadece bilinç tek başına yeterli değil. Diğer canlı türleri ya da yapay zekâ da bağlantılar kurabiliyor ama ya çok ilkel bağlantılar ya da farkındalık olmadan. Bir gün yapay zekanın da bizim kadar çok bağlantı kurarak bilinçlenebileceğini düşünüyorum. Hatta şimdiden kendi varlığını sorgulayan yapay zekalar bile var. Biz konumuza geri dönelim.

İşte bu farkındalık durumu ve geçmiş ile gelecek arasında bağlantı kurarken, bağlantının sağlıklı çalışabilmesi için mevcut anı ister istemez bir başlangıç ve bir son ile karşılaştırıyoruz. Başı ve sonu olduğunu varsayıp kabul ediyoruz. Ama işin gerçeği, zihnimizde en fazla ne kadar geçmişe gidebiliriz? Kimse doğduğu anı hatırlamıyor. Oysa beynimizin tüm o verileri kaydetmiş olması gerekiyor. Aslında bu bilgi bize dışarıdan, ailemiz tarafından veriliyor. Doğadaki diğer canlılara bakarak da onların yaşlanıp dönüştüğünü görüyoruz. Karbon temelli et, kemik ve kandan oluşan bedenler verimsiz hâle gelip, yine karbon temelli daha verimli bir maddeye, toprağa dönüşüyor. Bunu çevremizde o kadar sık görüyoruz ki, kendimiz için de sonun bu dönüşüm olacağından emin oluyoruz.

Peki bunların hiç biri aslında olmuyorsa?

Beynimiz bir radyo cihazı gibi çalışıyor ve aslında geçmiş ya da gelecek dediğimiz şey, hiç var olmamış bir radyo yayınının içindeki bilgiden başka bir şey değilse ve bu beden verimsiz hâle geldiğinde radyo yayınını alamayıp tamamen susarsa… ya da biz radyomuzu geliştirip başka frekansları da dinlemeye başladıktan sonra “artık dinleyecek başka program kalmadı” diyerek kendi radyomuzu kapatmayı tercih edersek, ne olur?

İlahi olanı hep daha büyüklerde ya da daha yükseklerde aradık. Bu bilgi de bize nesiller boyunca aktarıldı. Hiçbir zaman bu bilgiye doğrudan kendimiz sahip olmadık; üstelik bu dünyadaki kaynaklardan aktarıldı. Oysa farklı âlemlerden, ölüm ötesinden, ilahi kaynaklardan bahsedilen bilginin doğrudan ilahi kaynaktan değil de nesiller boyu kendi türümüz tarafından aktarılan ve çoğu zaman bilimsel dayanağı bir yana, kaynağı bile belli olmayan bilgiler olması düşündürücü. İnsan kendi potansiyelinin farkına vardığında, ama asıl önemlisi evrendeki her şeyin aslında kendi radyosuna gelen veriden ibaret olduğunu idrak ettiğinde, işler değişmeye başlıyor. Dışarıda ilahi bir şeyler aramak anlamsız hâle geliyor.

Peki asıl bakılması gereken yer neresi? Tabii ki içerisi.

Bunun için önce mevcut radyosunu kapatmayı öğrenmesi gerekiyor. Bunun için de önce çevresinin sessizliği, sonra kendi iç sesini susturabilmesi gerekiyor. Bunun öncesinde de birçok aşama var aslında. Mesela beden temizliği, beden sağlığı gibi. İşte dinlerdeki ya da Budizm gibi öğretilerdeki ritüellerin çıkış amacı aslında bu.

Cahil insanlara bunları anlatamazsınız. “Git 100 kere şu duayı oku” deseniz, bir saat sonra gelip “bitirdim, şimdi ne yapayım?” der. Hâlâ “Ramazan’da sakız çiğnemek günah mı?” diye soran bir toplumun, milattan önce beş bin yıl önceki hâlini düşünün. Avladığı hayvanı omuzlayıp kan içinde, sizin temizlemek için zaman ve emek harcadığınız yere getirebilecek bir mağara adamı için belirli kurallar koymak zorundasınız. “Sen yapamazsın, senin mayanda bu yok” derseniz baltayı kafanıza indirir. Kovamazsınız da. Sizi düşmandan, yabani hayvandan, doğa şartlarından ve fiziksel güç gerektiren birçok şeyden koruyan birinin kalbini kırıp size düşman olmasını da istemezsiniz. Zaten ne deseniz anlamayacak. İşte ona görev vermeniz gerekir. Onu meşgul ve tatmin etmelisiniz ki hem o hem siz rahat edebilesiniz. Kıblenin yönü, namaz vakitleri ve rekât sayıları, hangi duaların okunacağı, zikir sayıları, mezarlıkların yönü… İlahi anlam yüklemek isterseniz, o mağara adamının yüklediği gibi ve yüklediği kadar siz de yükleyebilir ve bundan tatmin olabilirsiniz. Ama hiçbir zaman bu dünyanın gerçeğini öğrenemezsiniz. Ancak dışarıdan çok güçlü bir yayın gelirse ya da radyonuz tesadüfen bozulursa… Ya da radyonuzu kendiniz kapatabilirseniz.

Radyonuzu kapatabilmek için sessiz kalabileceğiniz, kimsenin sizi rahatsız etmeyeceği bir yere ihtiyacınız var. Temiz olması gerekir; çünkü size kötü gelen bir koku başka canlılar için yemek kokusu olabilir. Tam odaklanmışken üzerinize bir kedinin atlaması zihninizi dağıtır. Temiz olmanız gerekir ki, tam odaklanmışken bir yeriniz kaşındığında dikkatiniz dağılmasın. Bedeninizin de uzun süre dayanması gerekir. Bu odaklanmanın ne kadar süreceğine dair zamansal bir kural koyarsanız zihniniz sürekli zamanı kontrol eder ve hiçbir zaman tam teslim olamazsınız. Bunun için yoga gibi, namaz gibi bedeni eğiten ve süreklilik gerektiren ritüellere ihtiyaç vardır. Tok karna olmaz, aç karna da olmaz. Gaz çıkarmanın abdesti ve namazı neden bozduğunu da belki bu bakış açısıyla farklı yorumlayabilirsiniz.

Örneklerimi verirken namaz ve oruçtan bahsettim ama özellikle tek bir inanç sisteminden bahsetmedim. Bu ritüeller birçok inanç sisteminde var. Kimsenin tek bir inanç sistemine bağlı olma zorunluluğu yok. Eğer futbol takımı tutar gibi sadece bir inanç sisteminin fanatiğiyseniz, başka frekansları dinlemek için cesaretiniz de olmaz. Ya inanç sisteminizi yerle bir edecek bir frekansa denk gelirseniz? Televizyonda öpüşme sahnesi çıktığında başınızı çevirdiğiniz gibi, buradan da hızla kaçabilecek misiniz?

Yani uygun şartlar sağlanmadan olmaz. Ama hepsinden önemlisi, önyargıyla hiç olmaz. Peki neye karşı önyargılarımız var? İnsanlar daha egolarını kenara koyamazken, bugüne kadar bize öğretilmiş olan tüm inanç sistemlerini bir kenara kim koyabilir?